yasin pekeroğlu

Yasin PEKEROĞLU | Danışman & Eğitmen & Yazar

 

Yasal Boyutlarıyla İş Kazası Kavramı

Ülkemizde her yıl meydana gelen yüz binlerce iş kazası, binlerce ölüm ve yaralanma ile büyük maddi kayıplara neden olmaktadır. Bu nedenle iş sağlığı ve güvenliği sorunu gündemdeki yerini uzun yıllardır korumaktadır. Öyle ki, Türkiye iş kazalarında Avrupa'da birinci dünyada ise üçüncü sırada yer almaktadır. Oysa gelişmiş ülkeler, iş kazalarına yönelik önlemlerle, başta toplumsal eğitim ve bilinçlendirme ile sorunun çözümüne önemli katkıda bulunmuş ve bu yolda önemli yol kat etmişlerdir.

Resmi istatistiklere göre (2000-2013) ülkemizde yaşanan iş kazaları sayısı ve iş kazaları sonucunda hayatını kaybeden çalışan sayısı tablo halinde aşağıda düzenlenmiştir.

Yıllar Kaza Sonucu Ölüm Sayısı
2000 1.165
2001 1.002
2002 878
2003 811
2004 843
2005 1.096
2006 1.601
2007 1.044
2008 866
2009 1.171
2010 1.454
2011 1.710
2012 745
2013 1.235

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda iş kazası; işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hale getiren olay olarak tanımlanmıştır. Ancak her yaşanan olay iş kazası olarak değerlendirilemez. Bu hususta belirleyici yasal düzenleme 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 13. maddesindeki unsurlardır. İlgili maddeye göre

" Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, " İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, " Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, " Kanunun sigortalı sayılanlar kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, " Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olaylar iş kazası olarak sayılmaktadır.

Ülkemizin de taraf olduğu çalışma yaşamına ilişkin esaslar hakkında faaliyet gösteren ILO'nun (International Labour Organization - Uluslararası Çalışma Örgütü), iş sağlığı ve güvenliği alanında kabul etmiş olduğu sözleşme ve tavsiyelerde beş ana ilke bulunmaktadır. Bu ilkeler; Önleme, Koruma, Uyarlama, Geliştirme ve Hafifletmedir. Basit güvenlik tedbirlerinin alınmamasının mali boyutu ise oldukça yüksektir. Yine İLO tarafından yapılan çalışmalara göre iş kazaları ve meslek hastalıklarından kaynaklanan ekonomik kaybın ülkelerin gayri safi hasılalarının %4'ü olarak tahmin edilmektedir.

İş kazalarının önlenmesine yönelik önlemlerin tarif edilmesinin temel amacı, çalışanların huzur ve güvenliğidir. Çalışanların çalışma ortamlarındaki tehlikelerden uzak ve güvenli çalışma ortamının yaratılması temel hedeftir. Anayasamızın 49. maddesi'nin ikinci fıkrasında da yer alan; "Devlet çalışanların hayat seviyesini yükseltmek ve çalışma hayatını geliştirmek için; çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır" hükmüyle de, çalışanların sağlık ve güvenliğini de içerecek biçimde çalışma hayatı tüm yönleriyle teminat altına alınmıştır. Dolayısıyla emredici hukuk kuralı statüsünde olup, ayrıntıları ve yaptırımları özel kanunlarla da düzenlenmiştir. Yürürlükteki 4857 sayılı İş Kanunu, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu yanı sıra ilgili ikincil mevzuat konumuz açısından önem arz etmektedir.

Nitekim sosyal hukuk devletimizin temel işlevi açısından Anayasal hükümler, çalışma hayatında iş gücünün korunmasına yönelik sorumluluğun sadece işveren ve çalışanlara ait olmadığını ve Devlet tarafından da paylaşıldığını göstermektedir. Ancak Devlet'in bu sorumluluğu, çoğunlukla işyeri denetimi, yasalara aykırılıklar halinde ise kapatma ya da idari para cezası gibi yaptırımları uygulamak olduğu bir gerçektir. Bu bakımdan, işyerlerinde sağlık ve güvenlik uygulamalarının asıl sorumluları işveren, işveren vekili, üçüncü kişilere ve çalışanlara aittir. Yani, meydana gelen iş kazaları sonuçları itibariyle maddi ve manevi yönden, işçi ve işveren tarafından paylaşılmaktadır.

Yaşanan her türlü iş kazası sonrasında belli bildirimlerin yapılması yasal olarak bir zorunluluktur. Anılan Kanuna göre kazadan sonra çalıştıran işveren tarafından, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine (Polis, Jandarma) derhal ve Sosyal Güvenlik Kurumuna da en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde (Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği Ek-7 Formunu tanzim ederek), iş kazasının işverenin kontrolü dışındaki yerlerde meydana gelmesi halinde, iş kazasının öğrenildiği tarih itibariyle bildirilir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 14. maddesi gereğince sağlık hizmeti sunucuları kendilerine intikal eden iş kazalarını, en geç on gün içinde Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirmesi gerekmektedir.

Kuruma bildirilen olayın iş kazası sayılıp sayılmayacağı hakkında bir karara varılabilmesi için gerektiğinde, Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık iş müfettişleri vasıtasıyla soruşturma yapılabilir. Bu soruşturma sonunda yazılı olarak bildirilen hususların gerçeğe uymadığı ve olayın iş kazası olmadığı anlaşılırsa, Kurumca bu olay için yersiz olarak yapılmış bulunan ödemeler, ödemenin yapıldığı tarihten itibaren gerçeğe aykırı bildirimde bulunanlardan, yasal olarak tahsil edilir.

Özellikle belirtilmelidir ki, bir olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin her durumda bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmez. Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir iş kazasından işverenin sorumlu olması için, işverenin iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalıdır.

Kuruma bildirilen olayın iş kazası sayılıp sayılmayacağı hakkında bir karara varılabilmesi için gerektiğinde, Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık iş müfettişleri vasıtasıyla soruşturma yapılabilir. Bu soruşturma sonunda yazılı olarak bildirilen hususların gerçeğe uymadığı ve olayın iş kazası olmadığı anlaşılırsa, Kurumca bu olay için yersiz olarak yapılmış bulunan ödemeler, ödemenin yapıldığı tarihten itibaren gerçeğe aykırı bildirimde bulunanlardan, yasal olarak tahsil edilir.

İş kazası halinde yaşanan olayın SGK mevzuatı açısından iş kazası olabilmesi ve böylece çalışanların sigorta yardımlarına hak kazanabilmeleri, öncelikle kaza ile meydana gelen zarar arasında, "uygun illiyet bağı (neden - sonuç ilişkisi)" olmasını gerektirmektedir. Ayrıca yapılan adli ve idari incelemeler sonucunda tespit edilen bilgi/belgeler ışığında kazaya neden olanların kusurlarının belirlenmesi gerekmektedir.

İşyerinde meydana gelen iş kazaları nedeniyle işverenin hukuki sorumluluğunun niteliği Yargıtay'ın kararlarında da benimsediği görüşe göre, kusura dayanmaktadır. İsviçre ve Türk Hukuk Sistemi'nde özel bir düzenleme söz konusu olmadıkça asıl olan kusur sorumluluğudur. İşverenin kusurlu eylemi ile zarar arasında uygun bir illiyet bağı yoksa işverenin sorumluluğundan söz edilemez.

Kusur sorumluluğunda üç halde illiyet bağı kesilebilir. Bunlar, mücbir neden, zarar görenin ve üçüncü kişinin ağır kusurudur. Öğretide illiyet bağını kesen nedenlerin bütün sorumluluk halleri için geçerli olduğu vurgulanmaktadır. Kusurlu olmadığı halde işvereni, meydana gelen zarardan sorumlu tutmak adalet ve hakkaniyet duygularını incitir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.03.1987 tarih ve 1986/9- 722 Esas, 203 Karar sayılı kararı da aynı doğrultudadır.

İnsan yaşamının kutsallığı çerçevesinde her işverenin, işyerinde çalışanların sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapması ve bu husustaki şartları sağlaması ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu yüce Türk Mahkemeleri tarafından birçok davada karara bağlanmıştır.

Kaza geçiren çalışan açısından öncelikle geçici işgöremezlik, sürekli işgöremezlik (meslekte kazanma gücü kaybına göre), maluliyet ve nihayetinde vefat etmesi halinde ise mirasçıları bakımından bazı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. En önemlisi maddi, manevi, destekten yoksun kalma tazminatları yanı sıra Kurumun rücu davaları gündeme gelecektir. Kusurlu bulunanlar hakkında da Türk Ceza Kanununun ilgili maddeleri gereğince de ceza davaları açılabilmektedir. Böylece zarar görenin zararlarının giderilmesi için konu ilgili kanunlarla güvence altına alınmıştır.

İş kazası sonucu 5510 sayılı Kanununa göre hak sahiplerine sağlık yardımları dışında ana başlıklar halinde özetle aşağıdaki yardımlar yapılır.

İş kazası veya meslek hastalığına bağlı nedenlerden dolayı ölen sigortalının hak sahiplerine, tespit edilecek aylık kazancının % 70'i gelir olarak bağlanır. Ölüm aylığı dul eşine, çalışmayan gelir veya aylık bağlanmamış çocuklardan; 18 yaşını, lise ve dengi öğrenim görmesi halinde 20 yaşını, yükseköğrenim yapması halinde 25 yaşını doldurmayanların veya yaşları ne olursa olsun evli olmayan, evli olmakla beraber sonradan boşanan veya dul kalan kızlarının her birine, evlât edinilmiş, tanınmış veya soy bağı düzeltilmiş veya babalığı hükme bağlanmış çocukları ile sigortalının ölümünden sonra doğan çocuklara aylık bağlanır. Cenaze ödeneği, sırasıyla sigortalının eşine, yoksa çocuklarına, o da yoksa ana babasına, o da yoksa kardeşlerine verilir. Son olarak gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi sayılabilir. Hak sahiplerine bağlanacak aylıkların toplamı ise sigortalıya ait aylığın tutarını geçemez.

Sonuç olarak, kazalar beklenmeyen, istenmeyen ve kaçınılamayan olaylardır. Ülkemiz açısından değerlendirildiğinde yasal düzenlemelerde iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri ve yaptırımları ne kadar iyi tarif edilse de bireylerin bilinçlendirilmesi, işveren nezdinde maliyet unsuru olarak algılanmasının engellenmesi ilgili taraflarca etkin bir denetim mekanizması oluşturulması oldukça önemlidir. İş kazalarının yaşanmaması için alınacak önlemler sadece işverenin ve çalışanların değil, sendikaların, üniversitelerin sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, kısacası toplumun görevidir. Unutulmamalıdır ki önlemek, ödemekten daha ucuzdur.

Bu makale, (Sence Dergisi,Aralık 2014, Sayı:6, Sayfa:44-46, Türk Büro-Sen Yayınları ) yayımlanmıştır.

Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.